GÖCEĞİM
Bitmeyen hasretlerdir seni yüreğimizde tutan,
Sönmeyen ateşindir ısıtan yüreğimizi
Ne sana doymak yakışır bize bu dünyada
Ne senden ayrılmak kadar kahredici bir şey var,
Gurbeti vatan ettik Göceğim
Vatan ettik de gördük ki,
Ne senin özlemin sığıyor yüreğimize
Ne de dayanabiliyoruz sensizliğe,
Bizleri hoş gör,
Taşına toprağına…
İnişine yokuşuna
Soğuğuna,sıcağına
Bitmeyen kışına, gelmeyen yazına hasretiz,
Hasretiz de,,,
Atarız içimize yıllar yılı,
Diyemeyiz kimselere
Çünkü bu hasret bambaşka,
Ne kitaplara sığar okunsun,
Ne de yazmaya, defterlere…
Bu hasret bam başka….
AHMET KOÇAK
Sevgili Dostlar;
Yaşadığınız ya da yaşadığımız o bir avuç topraktaki hatıralarımıza ve unutulmaz güzel birlikteliğimize keşke imkân olsa da hep beraber o günlere dönebilsek.
Gurbette iki dost ya da iki hemşeri, bir araya gelince ilk cümle sanırım hep şununla başlar “bilmem hatırlarmısın” bende kuralı bozmayacağım, bilmem hatırlarmısınız.
Bilemedik kıymetini dolu dolu içimiz sindire sindire yaşayamadık o birlikteliği, gözümüz hep dışarıda büyük şehirlerde oldu, emanet gibi durduk oralarda. Keşke bir gün birileri bize “Hey! Oğul nasıl olsa bir gün buralardan gideceksiniz, bari şuan buraların keyfini sürün ve dolu dolu yaşayın birlikteliğinizi “ deseydi diyorum. Acaba farklımı olurdu şimdiki hasretimiz.
Bugün 20 Mayıs Merze Göçüne 10 gün var. Mereklerde alafın bittiği, öküzlerin şinamtada olduğu, davar balsuyunda, tuzak derede, şavatta olduğu bir dönem. Biz çocukların elinde mendilin içine iki ekmek arasına tozak peynir azıcık tereyağ ya Halemete yukarı yada tikanlığa aşağı inek otarmaya varmıdır içimizde bu işi yapmayan. Pek bu işlere keyifli gitmezdik ama keyifli geçerdi. Bazen arada bir de fırsat bulursak Çatak’ ta dutların dibi oyun mekanımız olurdu. Mahikli ve Hişnetli çocuklar bir araya gelince bütün marifetlerimizi sergilerdik. Karşılıklı oyunlarımız milli maç havasında geçerdi. Kendi aralarımızda kuralar çeker, güreşler tertiplerdik. Sonradan derenin önünde canla başla çalışarak gölet yapar çimerdik hep beraber yada tuzak derede hacıgilin bağın içindeki havuza giderdik. Akşama doğru kolumuzda birer çepik dutla dönerdik Çataktan.
Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. İşten arda kalan vakitte hepimizin cebinde birer toraman bıçağı vardı onunla yapardık, şupipiliği, hollayı, kotayı yada tikan ardıç kakası atan şullupi sonra toppacın, kıtlamın, gizlempoçinin yerini içinde şamyeli olmdığı için içine burdo doldurup sokakta kuralsız teptiğimiz ilk meşin top aldı. İşte o an değişim başlamıştı sanırım ama farkında değildik rüzgarın bizleri nereye sürekleyeceğinden. Birer birer yok olmaya başladık adetlerimiz, geleneklerimiz ve değişiverdi huylarımız. Bir şey sandık uzun saç bırakmayı, uzun favolleri yada İspanyol paça pantolonu. ve sormaya başladık işte o an hatırlarmısın?
Hatırlarmısın?
Oğul paraları toplanıp yapılan yılbaşı eğlencelerini. Ateş yakılır meydanda halaylar çekilirdi etrafında. Develer yapılırdı çocukların sırayla üzerine bindiği, Ali Osman Dayının maymun oyunu, Hemdi Dayının hançer barı, elinde beyaz mendili sallayarak ağır barı oynayan Paşagilin Yasin Dayı, Dursun Ali Dayı. Peterekli Hüsnü Dayının yanaklarını şişire şişire çaldığı zurnayla oynamayan kalmazdı sırayla. Kavgasızdı eğlencelerimiz, omuz omuza çekilirdi halaylar yokluklara rağmen.
Hatırlarmısınız, Merze Köçünü hep beraber, süslenen atlarla, çekilen naralarla, Arduçlukta Keşih Punğarda, Sakisette açılan sofraları keteler dolmalar, yiyen değil sanki yediren daha makbuldü adamlıkta.
En güzel günlerden biriydi o gün malın, davarın, oğlağın, kuzunun buluştuğu o ağıllardaki sesler hala kulağımda. Ertesi gün sabah erkenden çobanın, mali koverun maliiii narasıyla uyanırdık hullarda. Akşam dört gözle beklerdik nahırı acaba çobanın davarcığı hangi ineğin boynunda diye. Geç saatlere kadar taşların dibinde yavrusunu emziren keçileri toplardık. Sabahları davar yayılmaya gidince ahırlar bizim oyun mekânımız olurdu hepimiz birer sadece isimleri duyduğumuz vahşi hayvan olur birbirimize üstünlük kurmaya çalışırdık (Nekir’de inatla nasıl oluyorsa nallı tavşan olurdu).
Fırsat buldukça tekeler, koritler varsa taze dana alınır dönerler yapardık gençler arasında. Okka ile hesaplanırdı tekenin büyüklüğü.
Evet dostlar,
Hatırlarmısınız? Yasin Polat’ın başında büyük fotür şapkayla yaylalarda koyun sürüsünü otardığı yazı. Hatırlarmısınız Mahmut ağabeyinin, Rıdvan Dayının, Zeki ağabeynin çobanlığını yada Pala Dayının Salih Dayının harmalarda attığı hululiyi. Hatırlarmısınız döğmekle birmeyen harman yığınlarını son güze kadar duran Medet Dayının saplarını. Hatırlarmısınız sakorottan gelen Nejat Dayının tulum sesinini yada Sakisette Hamza Dayının, Balsuyunda Hafiz Dayının bağından ayıyı korutmak için suyla çalışan tak tak sesini. Hatırlarmısın tığ savurmak için harmanın yükseğinde yakılan çıra komçollerini. Hatırlarmısınız koru bozulduğu günkü hengameyi, Seyful Emigilin, Ali Dayının koruculuğunu. Hatırlarmısınız aslı görevlerimizden harman açılana kadar sabahın köründe gittiğimiz öküz otarmalarını. Her iş bir ahenk, bir sıra tatlı bir rekabet içinde olurdu. Hatırlarmısın nasılda sıraya koyardık, otu, ekini at izinden uzun taşın boynundan getirip ta köye taşıdığımız odunu. Marifetti odunun iyisini, tüylü ardıç yada çam dallarını hayvana yüklemek Hatırlarmısın Maksut Çavuşun atlara koştuğu koşmaları, yada harmanda hızlı hızlı kıldırdığı Teravih Namazlarını bazen büyüklerimizin istediği şekilde kılmazdık namazı onlarda kızar gibi yaparlardı ama pekde dokunmazlardı zamanında kendileride yapmış olacakki. Hatırlarmısın mezralardaki sahura kalkmaları uyandırmak için komşuları sacların başına atılan taşları. Hatırlarmısın Gavnardan gelen boğaların haylamasını yada Fazıl Eminin kulağı kesik eşeğinin zırlamasını. Hatırlarmısın kemin üzerine deste koymayı yada horon bükmeleri. Hatırlarmısın akşamları zalimle küçük mangeletlerde porsuk boğdurmaları. Hatırlarmısın çavdarın karıklarının önünde şamyelle Çoruha aşağı Pala Dayıgilin adaya kadar kulaç atmayı. Hatırlarmısın köprüde altı kol iskambili, okeyi, 21i yada hatırlarmısın Şevket Dayının oğlak haşlamasını.
Sen hiç zeki Dayıya pantolon diktirdinmi? Karyağdıdan, nal, mıh, iç yağı aldınmı yada Semeddin Dayıdan urba. Sen hiç Hikmet Kuzuya tıraş olup çaydan bedurelerle su taşıdınmı, sen hiç simsardan alış veriş yapmak için saman kete yukarı Mehmet Dayı diye bağırdınmı.
Sen hiç Kuzey Dursun, Şerif Dayı, Bayram Dayı, Yarm Ağa, Muhtarın Mustafa Dayı ve Lalin iskambil oyununu seyrettin mi? Sen hiç Kol kola girip karabacağın başına doğru volta attınmı. Sen hiç Murtaza Dayı, Cherole Hacı, Mehmet Ali Dayının kamyonunun üstünde naralar atarak Yusufeline güreşe gidip Yarm Ağayı, Nizamettin Polatı, Şeyhzadeyi, Ahmeti Ziyayı, Mükerremi, Ahmet Koçakı, Azizi seyrettin mi.
Evet dostlar; son harafanayı yaptık, son keteyi yedik, son turfanda üzümü, beğeltin uzun tarlanın mantarını, molozanını, pantayı, son kavusu yaptık.
Kaldırdık ambarın başına sabanı, bonduruğu, asaklıyı, yabayı, şadırayı, küleyi.
Gömdük toprağa.
Yüreğimizi, sevdamızı, atamızı bir gün üstünüde örteriz iki göbekle. Allah sonumuzu hayr eylesin.
AHMET KOÇAK
SONRA NE OLDU
Sonra ne oldu, birer birer terk ettik sılayı, dedeyi, nineyi, babayı, anneyi, ezeyi, bibiyi, vatan ettik gurbeti. Vatan ettik de ne oldu? Rahata mı erdik? Gözümüz yolda, kulağımız orda, zamansız bir telefon çalsa uzanmaz elimiz ahizeye, ne zaman bir gurbet türküsü duysak boğazımız düğümlenir, söyleyemeyiz hasretimizi kimseye. Bazen çekilir bir köşeye için için ağlarız kaybettiklerimize.
Sanki daha dün gibi,dün uğurlamışlar köyümüzden, daha yeni ayrılmışız. Sıcak tandır ekmeğinin kokusu geliyor burnumuza, eskiden Şinamtaya aşağı sivri yokuşun başına gelince köyden ekmek kokusu gelirdi burnumuza. Hala o sıcaklıkta.
Sanki her şey bıraktığımız gibi duruyor yerli yerince. Şimdi toplansak hep beraber, İstanbul’dan, Bursa’dan, Ankara’dan, Antalya’dan, İzmir’den. Gitsek köyümüze acaba diyorum bıraktığımız şeyler duruyor mudur yerli yerince.
Acaba neyi ararız orda? Yemekleri mi, eşyaları mı, hayvanları ,ağaçları, tarlaları, bostanları mı yoksa hiç geri gelmeyecek tanıdık sesleri mi, o yüzleri mi?
Acaba oturuyor mudur, köprü başında Semeddin Dayı, Zeki Polat, Pertav Dayı, Şevket Dayı, Yarmağa…
“La yegan hoş gelmişsun.”der mi? Kurban Ağa, Yasin Dayı, Sait Dayı, Medet Dayı…
Merze’den köye ot, odun yüklü hayvanlarla cumaya geliyorlar mıdır? Ali Çavuş, Mehmet Dayı, Hamit Dayı, Sakallı Dursun Dayı, Nevzet dayı, Muşur Ali Dayı…
Zabit Dayı mıdır suyun başında Kiskalıyla konuşan? Kavas Salih Mehmet Dayı balkonda oturuyor mudur?
Belik bağda su suvarıyor mudur? Zabit Dayı, İbo Dayı, Rıdvan Dayı, Saitgilin Ali Dayı, Kasirikli Dursun Dayı…
Küçük Mangelet’te göl ediyor mudur? İkram Ağa, Teyyar Ağa, Demirci Dursun, Haşim Dayı, Şeref Abi…
Hotaklık yapan gençler “Göl göl oldu, yağınan ekmek gelmedi..!” diye bağırıyorlar mıdır?
Cami kapısında kimler var? Muhtar Osman Dayı, Boz Mehmet Dayı, Köse Dayı, Enver Dayı, Tufan Çavuşgilun Zabit Dayı, Sofi Mustafa Dayı sırtlarını Karyağdı’nın patkalarına dayamış oturuyorlar mıdır?
Acaba duymak istediklerimizin ve görmek istediklerimizin hangisini görüp hangisini duyacağız?
Duymak istediklerimizi duyuyoruz hala kulağımızda Bilal Dede’nin yanık yanık okuduğu ezan sesi, Bekçet Çavuş’un, Sıddık Dayı’nın hızar sesi, geceleri bağlardan nöbet suvarırken gelen kürek sesi, gençlerin gece yarılarına kadar sokaktaki sohbet sesi.
Ne güzel kaynaşırlardı, tertemiz duygularla, tek yürek sabahlara kadar kahkahalarla ne bulur, ne konuşurlardı? Nasıl da perçinlenirdi dostluklar. Tek kalemde sayarım isimlerini. Şimdi memleketin her biri, bir köşesinde. Bacalarını tüttürmeye çalışan ne göcekle ne de göceksiz yapabilen, birer gurbet kuşları…
Hayırlı haberlerini alıyoruz gençlerin, zaman zaman şehirlerde bir araya geliyorlarmış. Köyümüzü yad edip hasret gideriyorlarmış. Hepsinin yüreğinde hasret ve özlem varmış. Evlenmiş yuva kurmuşlar. Bazılarının boylarınca çocukları var. Henüz köyümüzü görmemiş. Avelik dolmasını, kuymağı, keteyi, cırıhtayı, pişiyi, şalgam dolmasını etli kızamık pancarını, fatili, cadiyi bilmeyen gençlermiz, bizim çocuklarımız. Belki de yarın köyümüzü ve köylülerimizi hiç hatırlamayacak veya yad etmeyecek bizim çocuklarımız, bizim yeganlar.
Görmek ve duymak istediklerimizde bir tadımlık, yine boş gönlümüzün bir köşesi, dolmuşsak eğer bir an YİNE ORAYI DÜŞÜNÜYORUZ…
SELAM ORAYA, SELAM ORALIYA, SELAM ORALIYIM DİYENE…
AHMET KOÇAK
HUÇUÇET’TE EVLELUK
Hışnet’te sıradan bir gündü. Herkes gibi sabah erkenden hazırlanmış, yiyeceğimizi heybeye koymuş, eşeğin sırtına aşırıp, Huçuçet’e yukarı yola koyulmuştuk.
Tarlaya varınca biraz soluklandıktan sonra bir kısmımız ot biçmeye başlamıştık. Bende küçük kızlarımla beraber tarlanın başında çıkan suyu, içilebilir ve mataraya doldurabilmek için suyun kaynağını temizleyip sanki bir şaheser, sanki bir baraj, sanki bir daha hiç bozulmayacak bir yapıt yaptık.
Suyun havzasını çamurla sıvadık. Önünü yarım metre duvar yapıp suyun akacağı yere kav yaprağı yerleştirip, içilebilir hale getirdik. Su biraz durulduktan sonra, naylon matarayı dolduruvermiştim. Oohh dünyanın en güzel tadı en güzel lezzetiydi. Kav yaprağından akan suyun sesi taa tarlanın başına geliyordu.
Saat ilerledikçe yavaş yavaş acıkmaya başlamıştık, sofrayı kurma görevi bize verilmişti. Ama o güne kadar tarlada evleluk yemeyen çocuklar, sofranın nasıl kurulacağına ve neyin üstünde yeneceğini, anlayamamış şaşkın şaşkın bakıyorlardı.
Önce biçtiğimiz taze otlardan ardıcın dibine serdik. Heybeden çıkardığım geniş lahana yapraklarını otların üzerine koyup soğuk suyla yıkadığım domates ve salatalıkları doğramaya başladım. Sadece elimizde tek olan çinko tabağa tozak peyniri koyup üzerine yeşil soğan, aş otunu ince ince doğradıktan sonra biraz tuz serpip yoğurmaya başladım.
Taze iki ekmek arasındaki. Tozak peynirin arasına gömülmüş daha sabah yayıktan çıkardığımız taze tereyağ sıcakta hafif erimiş ekmeklerin arasından dışarı taşmış ve bütün peynire bulanmıştı. O iki ekmek kendi kabını da oluşturmuştu.
Köyden gelen çepiği başka lahana yapraklarının üzerine boşalttığımda içinde bir gün önceden toplandığı için kenarları hafif siyahlanmış taze dut ve tadı duta karışmış vişne o günkü özel menümüzdü.
Bostandan söktüğüm yeşil soğanların başlarını keserek bir deste sofranın orta yerine koydum, kaymak ketelerinin yağı üzerinden taşmıştı.. Herkes soframızdaki yerini aldığında neyin ne ile yeneceğini bilemiyordu. Yeşil soğanı ben lora batırıp bir parça ekmekle yemeğe başlayınca çocuklar iyice şaşırdı. Yine dutla ekmek, tuzlanmış taze şalgamla, ekmeği kıtır kıtır yemeğe başladığımda, çocuklar ellerinde birer kete gıligi ile bana bakıyorlardı.
Ve çocuklara neyin ne ile yenileceğini anlatırken ve tattırırken bunun bir piknik, bir eğlence, bir gezi olmadığını da anlatıyor bizim bu işi sadece doymak için yaptığımızı söylüyordum.
Arkasından kirli güğümü közlerin üzerine koymuş, saplı çinko demliğinin çayını Gavnar’a doğru yudumlarken içimden de bütün dostlarımın yanımda olması temennisi geçiyordu.
Çocuklar memnundu ama bunun çoook zor şartlarda ve çok ağır emek harcayarak kazanıldığını da biliyorlardı. Huçuçet’te evleluk okul çantasındaki beslenmeyle yada şehirdeki fast food ‘la kıyaslanamayacağını biliyorlardı.
AHMET KOÇAK
KAYBOLAN KÖYÜM
Dedeciğim her gün beni alıp bu gölün üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinti yaptırıyorsun, burayı çok mu seviyorsun sen?
Küçük Ahmet’in rüzgarın uğultusuna karışan bu sözleri her sabah kayıkla dolaştıkları küçücük bir baraj gölü üzerinde ak sakallı, yüreği altından yapılmış, iyilik meleği dedesini hedef almıştı. Ama dedenin gözleri küreklerin oluşturduğu dalgalara çoktan takılmış, alabildiğince gölün derinliklerine inmişti. Ahmet’in söylediklerini duymadı bile.
Dedeciğim, sana söylüyorum, sen beni duymuyorsun bile. Her gün bizi burada gezdirmekten bıkmadın mı sen? Her gün küreklere asılıp sabahtan akşama kadar gölün alt başından en yukarısına kadar gezinmenin ne anlamı var.?
Burası yıllardır yaşadığımız ve her sabah kalktığımızda kıyısında koşturmaca yaptığımız küçücük bir baraj gölü değil mi sadece.? Niçin üzerinde gezmekten bu kadar zevk alıyorsun diye sitemli sitemli seslendi.
Dedesi dalmıştı bir kere. Ahmet’in söylediklerini Ahmet’ten başkası duymuyordu. Küçücük kelimeleri, tekneye vuran dalgaların sesleri arasında kaybolup gidiyordu.
Dedeeeeeeee !!! Sana bir şey söylüyorum, dinlesene beni ! diye bağırdı Ahmet.
Kızaran gözlerini gölün derinliklerinden zorla koparmaya çalışan dedesi birden bire irkildi ve:
Ne oldu oğlum bir şey mi dedin bana? Dedi
Ahmet:
Dedeciğim sabahtan beri gölün üzerinde geziyoruz. İkide bir dalıp gidiyorsun. Nedir seni buraya çeken, bu gölün nesi var da buradan kopamıyorsun sen dedi.
Dedesi;
Bak Ahmet’im, uzun bir hikaye ama. Seni her gün alıp buralara getirmemin, seni benim hatıralarıma ortak etmemin, senin küçücük dünyana sığamayacak kadar geniş anlamları var bende. Senin belki de anlamaya zorlanacağın o kadar çok hatıralarım var ki bu gölün altında. Dinle bak anlatayım;
Bundan tam kırk yıl önce, senin ve babanın göremediği güzelliklerle dolu ömrümün en güzel günlerini yaşadım ben bu gölün altında. Şimdi yosunlarla kaplı bu koskocaman arazinin her karış toprağında ayak izim, her bir ağacının dikilmesinde emeğim, her binasının harcında alın terim gizlidir benim. Bahçelerini bellemiş, otlarını biçmiş, sebzelerini sulamış, meyvelerini yemişim, Yokuşlarında daralmış, inişlerinde ferahlamışım ben bu toprakların.
Nesinden başlayayım bilmem ki diye devam etti.
Daracık patika yollardan düşmeye korkarak geçtiğimiz yamaçları mı anlatayım sana, asfaltı dökülmüş şoselerde birbirine değmeden geçmek için ter döken kamyon şoförlerini mi anlatayım, sırtına aldığı ağır yük kefesi ile her gün asma köprüden karşıya rüzgar gibi geçen Sultan nineyi mi anlatayım.?
Namaza giderken bile açık bırakılıp gidilen dükkanlardan kendi kendine alışveriş yapıp parasını kefeye koyan tertemiz ruhlu insanları mı, küçücük dünyalarına dünyalar kadar geniş sevgileri sığdıran, sırtıyla toprak taşıyıp altına dizdikleri taşların üstünde bostanlar yapan ve onun meyvesini satıp geçimini sağlayan komşularımı mı,
gürül gürül çağlayan Barhal çayını mı, mis gibi kokan meyve bahçelerini mi, sıra sıra dizilmiş seraları mı, dağlarında dolaşan ala geyikleri mi, kimsesizlikten gardiyanların sıkıntıdan patladığı hapishanesini mi, havasını mı, suyunu mu, huyunu mu? Hangisini anlatayım sana bilmem ki?
Dedesinin uzun uzun sıraladığı bu cümleler karşısında Ahmet küçük dilini çoktan yutmuş, kafasına takılan sorulara cevap alabilmek için boğazında düğümlenen hıçkırıkları iki eliyle gizleyerek dedesinin susmasını bekliyordu.
Dona kalmıştı.
Dedesi neler anlatıyordu. Bu gölün altında neler vardı böyle. Onu avundurmak için masal mı anlatıyordu dedesi. Yoksa….
Yoksa gerçek miydi dedesinin anlattıkları.
Küçücük gözlerini dedesinin gözlerinin tam on ikisine nişanlayarak yüreğinin ortasından gelen bir sesle sordu dedesine.
Dedeciğim anlattıkların gerçek mi? Yani sen bu gölün altında mı doğdun? Bu gölün altında yaşayıp bu dipteki yosun parçacıklarının arasından mı yürüdün? O anlattığın insanlar gerçekten yaşadı mı bu gölün altında? Bütün bunlar doğru mu? Lütfen dedeciğim söyler misin bana?
Dedesi kayığın küreklerini çekmeyi bıraktı. Yorgun avuçlarıyla sakalını uzun uzun sıvazladı. Tertemiz göl havasını ciğerlerine doldurmak için derin bir nefes aldı. Gölün tam ortasındaydılar. Hafifçe esen rüzgarın dalgalandırdığı su sesinden başka etrafta çıt yoktu.
Bak oğlum dedi dedesi
Bizler, bu gölün altı dediğin yerde doğduk. Oranın havasını solduk, sularından kana kana içtik. Sokaklarında oyunlar oynadık, dağlarında koyunlar otlattık.
Her akşam şu karşıdaki otelin yanında gördüğün kayaların üstüne çıkıp Barhal çayının gürül gürül akışını seyrederdik gençlik zamanımızda. Şu iskelenin yanındaki düzlüğe çıkıp orda kebap yemek için ne heveslenirdik yaz tatillerinde.
Gölün bir de sol tarafına bak. Oralarda Türkiye’nin en güzel pirinç tarlaları vardı. Sıra sıra dizilmiş elma bahçeleri, üzüm bağları, narlar, incirler, kirazlar, dutlar..adını bile bilmediğin daha nice meyveler yetişirdi buralarda.
Ahmet gözlerini dedesinin dudaklarına mıhlamış, çıkacak kelimelerin en küçük ayrıntılarını bile kaçırmamak için kulaklarını rüzgarın fısıltısına bile kapatmıştı. Can kulağı ile dedesini dinliyordu.
Gölün altına doğru iyice bak, dedi dedesi. Bak bakalım Çoruh’un azgın sularında rafting yapanları görebilecek misin? Boğaların güreştikleri düzlükleri, pehlivanların peşrev çektikleri çayırları, tulum sesiyle yeri göğü inleten komutçuların naralarını duyabilecek misin.? Kuzuların sesine karışan araba kornalarını, müşteri toplamak için avazı çıktığı kadar bağıran ve fakat hiç kimsenin rahatsız olmadığı simsarların sesini duyabilecek misin? Sabah kahvaltısı olarak yenilen dönerin piştiği korun alevini görebilecek misin? Kilometrelerce uzaktan yaya olarak okuluna gelen öğrencilerin şen şakrak namelerini duyabilecek misin?
Bak şuraya,,şuraya iyi bak Ahmet’im.Tam şu sol yanımızdan aşağıya gözlerini süzebildiğin kadar süz. Sana söylediğim o daracık toprak yolları görebilirsin belki. Bak Ahmet’im iyice bak. Aşağıdaki karakolumuzu, Halit Paşa ilkokulumuzu, Lisemizi, ütülü elbiseler ve kolalı gömleklerle fiyaka attığımız hükümet meydanını, günde beş vakit ezanlarının yükseldiği merkez camimizi, kenarında sıra sıra kahvelerin dizildiği asma köprüyü görebilirsin belki….
Dolmuştu dedesi..Anlattıkça derinlere dalıyor, derinlere daldıkça anlatıyordu.
Kayık kendini dalgaların şefkatli eline teslim etmiş, dede torun rüzgarın savurduğu yöne doğru sessizce ilerliyorlardı. Gölün tam ortasını biraz geçmişlerdi ki;
İşte tam burası Ahmet’im dedi, dedesi. Tam burası..
Ahmet bir şey anlamamıştı
Neresi burası dedeciğim ? diye sordu
Dedesi derin bir iç geçirdi ve gözlerini her seferkinden daha fazla derinlere dalmak için zorlarcasına kısarak kelimelerin en hafifiyle fısıldar gibi cevap verdi
İşte burası Ahmet’im. Tam burası benim babamın mezarı….Babamın mezarının tam üstündeyiz şimdi…
Ve birden bire hıçkırıklara boğuldu. Koskocaman gölün ortasında koskocaman bir adam küçücük bir çocuğun daracık dünyasını alt üst edercesine yüreğinin tam ortasından ağlıyordu. Kayığın kenarlarına vuran dalgalara karışan dedesinin gözyaşlarına daha fazla dayanamayan Ahmet te bu durum karşısında kendini kaybetmiş, rüzgarın fısıltılarına hıçkırıklarla cevap yetiştirmeye çalışıyordu.
Uzun uzun ağlaştılar orada.. Sessizce, sadece kendilerinin ve göl sularının ortak oldukları duygu dolu zamanları saatlerce paylaştılar.
Güneş batıyor dedeciğim, diye seslendi Ahmet. Artık evimize dönsek mi?
Dedesi kirpiklerinin arasından yanak çukurlarına süzülen damlaları nasırlı elleriyle silmeye çalışarak yorgun dudaklarından iki damla tebessümle cevap verdi Ahmet’e..
Gidelim Ahmet…
Yine geliriz…
Tamam, dedi Ahmet…
Geçirdikleri o inanılmaz saatlerin ve dedesinin anlattıklarının kendi ruhunda ne doyumsuz hatıralar bıraktığının bilincinde, istekli ve kararlı bir sesle cevapladı dedesini…
Yine gelelim dedeciğim.
AHMET KOÇAK
MAYIS 2008 – ANKARA